Babıali Yokuşu ve Milliyet

BUGÜN sürekli basında yapılan manşetlerden şikâyet ediyoruz. Sürekli sinirlenerek, basının doğru habercilik adına yalan – yanlış suçlamalarla görevlerini yaptıklarını sandıkları için eleştiriyoruz... Hatta Türk Milliyetçiliği ile bağdaşmayan yalan haberleri maddi boyutla sonuçlandırdıkları için de üzülüyoruz. Bugünkü üzüntümüzün ve gerçekleşmeyen dürüst gazetecilik anlayışının temel taşlarını 1990’lı yıllarda atıldığını görüyoruz. Hatta yaşadığımız için birebir şahit oluyoruz. Hem de ne şahitlik... Gelin geçmişe gidelim... Turgut Özal, medya patronlarına bir çağrıda bulunmuştu. Ne demişti?.. “Küçülün” diye çağrıda bulunmuştu değil mi?.. Hem de açık açığa bu açıklamayı yapmıştı. Tabii medya patronları bu çağrıyı bir emir olarak algılayarak kıyıma başlama düşüncelerini hayata geçirmeye çalıştı. Bu çalışmalar daha startını almadan önce, küçülme mesajını veren Özal, şu ifadeyi de kullanmıştı: “Medya patronları küçülmenin de yanında, ülkede bir, bilemediniz iki gazete kalmalı...” Bunu duyan ve gerekli mesajı almış olan medya patronları neler yapmadılar ki?.. Basında büyük çatırdamalar meydana geldi. Çalışanlarla patronlar arasında büyük kavgalar çıktı. Gazete patronlarının iktidara ve onun yalakalarına muhalefet ederek, gazetecilik görevini yapacağı yerde... Özal’ın “Küçülün” açıklamasını kendilerine baz alarak görüp, işçi kıyımına başladılar. Tabii bunun arkasından en çok konuşulan ise, Milliyet gazetesi olmuştu.

NEDEN MİLLİYET?.. NEDEN BU GAZETENİN BASINDAKİ DURUŞU TARTIŞILIYORDU?.. Neden Milliyet?.. Şunun için: O dönemler gazetecilik mesleği oldukça zor geçen günlerini yaşıyordu. Ama Milliyet’in tarihçesine baktığınızda, büyük olaylara bakışında manşetleriyle ses getiren iyi bir gazete olarak gündem yaratırdı. Tarihte de hep bu duruşuyla yerini almıştı. Zaten 1980’li yıllarda Ercüment Karacan’ın gazeteyi Aydın Doğan’a satmasıyla Milliyet yeni patronuyla yola çıkmış oldu. Ama gazetenin sahibi iş adamı olunca, işler gazetecilik alanında her ne kadar manşetleriyle sosyal demokrat çizgiye otursa da... Bu, zamanla yer değiştirerek Özal’lı yılların etkisi altına girecekti... Çünkü Milliyet’in tartışılmasının sebebi, patronun gazeteci anlayışıyla değil, bir şirket anlayışıyla Milliyet’i yönetmesi olmuştu.

MİLLİYET’İN İLK KURULUŞUNDAKİ GÖRÜŞÜ DEMOKRAT PARTİ’DEN BAŞLAYIP, SONRADAN SOSYAL DEMOKRATLIĞA ATTIĞI ADIMLARINDAKİ HAKLILIĞI TİRAJDA GÖRÜLMEKTEYDİ... Şunu unutmadan söyleyelim ki, Milliyet kurulduğunun ilk yıllarında Demokrat Parti’yi desteklerken tirajı 20 - 30 binlerdeydi. Daha sonra sola kayarak sosyal demokratın kalesi konumuna geldiğinde gazetenin tirajı 100 ile 150 binlere fırlamıştı. Onu takip eden yıllarda da 200 binlere ulaşmıştı. Yani gazete gerçekten de sosyal demokrat bir gazeteydi. Ne zaman ki Abdi İpekçi bir suikasta kurban gitti... Çeşitli söylentiler eşliğinde gazete yeni sahibine satılmış oldu. Kolay değil, hem 12 Eylül dönemleri askeri darbesiyle siyasi platformda darbecilerle yüzleşmemek için yazdıklarınıza dikkat edeceksiniz... Hem de askeri dönemlerin acımasız kuralları altında ezilirken tirajınızı korumaya çalışacaksınız. Bunlar zor günlerdi.

TAŞERON SİSTEMİNİ GAZETEYE SOKARAK GAZETECİLİĞİN İÇİNE EDEN İLK KURULUŞ, MİLLİYET OLDU... VE TÜRK BASINI BÜYÜK YARA ALDI... 12 Eylül sonrası haliyle Özal’ın küçülün çağrısına kulak veren gazete patronları, hemen gazetelerini sendikasızlaştırma yoluna gittiler. Taşeronun icat edilmesi, o dönemlere rastlamaktadır. 1991 yılına rastlayan sendikasızlaştırma çabaları, çalışanlara büyük baskılar uygulayarak devam etmişti. Tabii haliyle bu yapılanmanın gün geçtikçe daha da belirginleşmesi, toplu sözleşmelerin gazete çalışanlarının adına sağlıklı şekilde yapılamamasına neden olmaya başlamıştı. Çalışanlar adına sendika masadan hep eli boş olarak dönüyordu. Sendikadan ayrılmak istemeyenler Türk basın camiasında öyle zor durumlarda bırakılmıştı ki, patronların kendilerine verilen tekliflerine kimisinin evet derken... Kimilerinin de hayır diyerek mesleklerinden ayrılmak zorunda kalmalarına neden olmuştu. Hatta bırakılmışlardı.

NAİL GÜRELİ SENDİKADA PATRONA KARŞI GÖĞÜS GÖĞÜSE SAVAŞAN MUAZZAM GÖRÜŞLÜ ABİMİZDİ... TABİİ MELİH AŞIK DA AYNI DÜŞÜNCEYLE KÖŞESİNDE PATRONA KARŞI KILICI ÇEKENLERDENDİ... Patronların teklifi neydi: “Sendikadan çıkıp taşeron sistemiyle çalışmaya devam ederseniz, hem maaşınız yükselecek... Hem de çalışma garantisi altında işinize devam edeceksiniz...” Bu baskı karşısında o dönemin Çalışma Bakanı olan İmren Aykut’un ağzının içine bakılıyordu. Tüm çalışanlar, Aykut’tan bir şeyler yapmasını umuyordu. Ama unutulan bir şey vardı... O da, Özal’ın medyaya uyguladığı baskının ürünü olarak taşeron sistemin basın camiasına girmesinden yana olduğuydu. Yani işçi düşmanı olarak gazeteleri yanına çekmek isteyen bir Özal vardı karşımızda. İşte o andan itibaren basın çalışanları, patron da dahil hükümetle kavga ediyordu. Bu kavgada çalışanların yanında yeralan Nail Güreli abimiz, TGS’nin duruşuna katkı sağlamak için elinden geleni yapıyordu. Gecesini gündüzüne katarak... Sosyal demokrat tavrını gazetecilikten anlamayan patronuna karşı savunmaya geçmişti. Melih Aşık da köşesinde bu konuya yer ayırarak duruşunu işçiden yana koymuştu. İşte tam da burada, bizler Gazeteciler Cemiyeti binasında bulunan TGS ofisinde konuyu tartışırken, Nazlı Ilıcak ile yan yana yürüyen Milliyet’in hatırı sayılır köşe yazarının, patronu temsil eden odaya girip çıktığına şahit olduk... Bu yazarın yazdığı köşesindeki sosyal demokrat anlayışı gereği ne TGS odasına geldiğini gördük... Ne de işçiden yana tavırla hareket ettiğini... Adeta sus pus olmuş(lar)dı. Bu arada Toplu Sözleşmeye bir maddenin eklenmesi için sendikanın büyük bir çabası oluştu. Bu çabanın adı, “Yıpranma” hakkıydı. Daha sonra Aydın Doğan’ın bu maddeden dolayı “Şemsiyeyi deldirdiniz” ifadesini kullandığını TGS temsilcilerine söylediğine inanır olduk. Yani ağzımıza böylesi teselli olunacak bir bal çalındı. Tabii ne kadarı doğruysa...

BİLGİSAYAR SİSTEMİ İŞSİZLİĞE ÇARE DEĞİL, AKSİNE İŞSİZLİĞE NEDEN OLAN BİR GELİŞMEYDİ... AMA SİSTEM HER ZAMAN PARASI OLANDAN YANA DEVAM ETMEKTEYDİ... Elektronik ve dijital sistemlerin başında çalışanlarda büyük bir kırgınlık vardı. Bu kırgınlığın derin üzüntüsü içinde “Yıpranma tazminatı” adı altında taşeronlukla mücadele edilerek... Hatta biraz olsun maddi kayba uğramamak için büyük çabalar harcanmıştı. Bunları niye anlatıyoruz? İktidarlar, basını her zaman yanında görmek ister. İsterler ki hep benim partimi ve beni manşet yapsın. Hiçbir yanlışımı yazmasın ve görsel olarak da kullanmasın. Çünkü basın, halkı her zaman uyardığı ve Ankara’nın nabzını iyi tuttuğu için... Politikanın vazgeçilmez unsurunu oluşturduğu için... Vazgeçilmezliğini koruduğu için... Onun içindir ki bugünün iktidar – basın kavgası, 90’lı yıllarda zaten dibine kadar yaşanmıştı. Ve bu kavganın amacı da, tekelleşmelerin sendikacılığı sevmemiş olmasıyla startını almıştı. Ve böylelikle bilgisayar sisteminin gazetelere girişiyle işsizlik furyası büyük rakamlara ulaşarak sıkıntılar yaratmıştı. Halâ da yaratmaya devam etmekte. Bugün bilgisayar sistemi ile çalışan gazeteler ve televizyonlar halâ işçi kıyımı yapıyorsa, patronların yanlış politikalarından dolayı kurumlarını siyasetçilere terk ettiği içindir... Demek ki, bilgisayar sistemine geçiş dönemleri de işçi kıyımına sebep değilmiş. Neden mi?.. Bugün bilgisayar ağıyla yaşamına devam eden basın ve TV kuruluşları halâ işçi kıyımına devam ediyorsa, burada içşilerin değil, patronların yanlış politikaları görülmelidir...

BİRDEN FAZLA GAZETEYE SAHİP OLMAK, ÇALIŞANLARA DA, TÜRK HALKINA DA BÜYÜK ZARARLAR VERMİŞTİR... BUGÜN BUNUN ÖRNEKLERİNİ GÖREMEYENLER, GİTSİN KAFASINI KUMA GÖMSÜN... Sendikasızlaştırma programları medya patronlarının asıl hedefiydi... Bu konuda ellerini rahatlatmak için çeşitli çalışma yasalarıyla oynayan iktidarın yetkilileri de medya patronlarını kendilerine yakınlaştırarak bugünkü hale getirmiş oldu... Yani geçmişteki iktidar – basın kavgası... Basın – gazete çalışanları kavgası... Siyasette yandaşlık kavgası, basın çalışanlarını da karşı karşıya getirdi. Gazetecilik mesleğini bugünkü olumsuz hale getirmenin temel taşları da böylece döşenmiş oldu... Asil Nadir’li Güneş, Cem Uzan’lı Star, Kemal Ilıcak’lı Tercüman, Çukurova Holding’li Akşam, Yunus Nadi’li Cumhuriyet, Sedat Simavi’li Hürriyet ve Günaydın ve Ercüment Karacan’lı Milliyet gazetelerinin ayrı ayrı patronlu dönemlerindeki gazetecilikler, manşet yarışları, özel haberler, gazetecilikte asıl özlenen yıllardı. O yıllar basını ve gazetecilik mesleğini büyük kılmıştır. Hem de büyük bir rekabet olduğu için, muazzam bir gazetecilik örnekleriyle büyük isimler çıkmıştır. Bugüne bakıyorsunuz, o kadar haksızlıklar yapıldığı halde, sanki ortalık güllük – gülistanlık gibi... Sanki her yer yem yeşilmiş gibi halka sunmaları ve yazmaları, insanı çileden çıkarmaya yetiyor. Çünkü, medya çalışanlarını baskı altında tutmak... Sendikasızlaştırma programlarıyla kadro olayını yok etmek... Hükümete yakın olmanın kendilerine ne kadar güç kazandırmış olsa da... Bir zaman sonra hükümetlerin baskısından kurtulamamanın acısını göreceklerdi. Tıpkı bugün Aydın Doğan’ın ve Demirören grubunun yaşaması gibi... Ama iş işten geçmiş olsa da, gazete çalışanlarının mesleki icraatları yine kendi özverili çalışmalarıyla birazcık olsun yerini alıyordu. Ne yazık ki bu da darbe aldı ve bugünkü basının patronları, “Baz İstasyonu” kabul edilen iktidar partisine teslim oldular... Patronların ve genel ayyın yönetmenlerinin “Yarın acaba gazeteme ne olur?..” öngörüsüne sahip olamadıkları için... Mesleğin hakkını veremeden, bodoslama iktidarlara yakınlık duydukları için de, bugünleri yaşamaya mahkûm oldular...

MİLLİYET BİR EKOLDÜ... NE YAZIK Kİ KINACI İLE BU EKOL YERİN DİBİNE SOKULDU... VE PATRONLAR KINA YAKMIŞ OLDU... Yazıişleri kadroları hiçbir zaman çalışanlarla birlikte hareket etmedi. Etmiş olsaydı bugün yazıişleri kadroları kendi çıkarlarını değil... Gazete patronlarına karşı bütün camianın haksızlığa uğramasını önleyerek kadrolaşmanın devamını sağlamış... Hatta Milliyet ekolünün devleşen beyin takımlarını korumuş olurdu. Ama siz bırakın birlik olmayı... Siz bırakın işçi haklarının yasalaşmasıyla patronların köşeye sıkıştırılmasını... Büyük paralarla yazarları ve beraberinde ekip olarak transferli yılların yaşanmasına devam edildi. Bu olaylardan sonra gazeteci kalamamanın en ağır bedelini bugün, bütün yazı işleri kadroları ve çalışanları dibine kadar yaşamakta. Oysa eski Milliyet’te böyle şeyler asla olmazdı. Abdi İpekçi dönemlerinde Milliyet kadrolarından adam gibi adamlar yetişirdi. Milliyet bir okuldu. Yazar çizerler... Editör beyinler... Çalışan diğer kadroların beyin takımları ve muazzam iş terbiyesi eski Milliyet’in her alanda yetiştirdiği devleşen gazetecileri basın camiasına kazandırırdı... Ne zamanki Aydın Doğan gazeteyi aldı, işte o günden itibaren gazetenin yapı taşları yavaş yavaş yerinden sökülmeye başlandı. İlk icraatları ne oldu biliyor musunuz?.. Nasıl ki Meclis’te Atatürk resimleri duvardaki yerinden çıkarılıp indirildiyse... Aynı beyin, Milliyet Gazetesi’nde de Abdi Abiye yapıldı. Hele ki Abdi İpekçi’nin resmi yazıişleri katından çıkarılarak (hiç utanmadan ve sıkılmadan) gazetenin yemekhane bölümüne taşındı. Ve aynı utanmazlıkla Abdi İpekçi’nin gazeteciliğine güya saygı duyarak adına yarışmalar düzenlendi. Bu iki yüzlülük öylesine kural haline geldi ki... Bugün ne eskilere saygı duyularak bugünün gazeteci gençlerine çok değerli gazeteci abilerimiz tanıtıldı... Ne de aynı örnek olması düşüncesiyle yazıişleri kadroları kollandı.

KINACI DÖNEMİ MİLLİYET’E SOKULDU... GAZETECİLİK OKULU KABUL EDİLEN MİLLİYET DARMADAĞIN EDİLDİ VE MESLEĞİN DUAYENLERİ SIFIR POLİTİKAYLA SUS PUS OLDU... Bu kollama ve yarınlarını düşün(e)meme duygusuyla hareket eden patrona bağlı beyin kadroları, öngörüsüz hareketleriyle sıfır politika üreterek taşeron özlemiyle yanıp tutuşan patrona karşı sus-pus oldular. 1990’lı yıllarda Kınacı gazeteye getirilerek çalışanların bütün sosyal haklarını yok etme günlerini yaşatmasıyla Milliyet’in dibine dinamit yerleştirilmesine ses çıkarmadılar. Kınacı’nın pazarcı muamelesiyle Milliyet kadrolarını darmadağın etmesi, hem Milliyet’in yurt içi ve yurt dışı ekolünü darmadağın etti... Hem de mesleki başarılarına kara leke sürülmüş oldu. Ve böylece TGS de sendikasızlaştırılma tehditiyle yanlızlaştırılmaya başlandı. Kadrolar darmadağın edildi. Maaşlar, Antalya Kağıtçılık firması adı ile alınıyordu. Düşünün, İstanbul’da Milliyet’te çalışıyorsunuz, ama maaşınızı aldığınız adres Antalya...

DAHA SONRALARI DA KUPONSUZ GAZETE DİYE HAVASINI ATAN MİLLİYET, KUPON VEREREK KENDİ KADERİNİN SONUÇLARINI YİNE KENDİ ELLERİYLE BİTİRDİ... Hele ki Halit Kıvanç’ın gazetenin bir kutlamasında elinde makas, “Milliyet kupon gazetesi değildir” haklılığı ve gururuyla konuşması, Milliyet’in büyük gazete olduğunu anlatması açısından çok önemliydi. Fakat patron zihniyetinin “Gazetecilik” değil de, “Piyasa şartlarına göre davranırım” düşüncesi, onu gazetecilik başarısından uzaklaştıran... Pazarcı anlayışı ile gazete yönetilmesi kavramını hayata geçiren en büyük nedenlerden biri haline getirdi. Daha sonraları gazeteler arasında siyah beyaza dönme heyecanı yaşanmıştı. Patron temsilcileri görüşlerini açıklarlarken, Günaydın gazetesinin yöneticisinin, “Ben foto romanla ve renkli baskıyla para kazanıyorum. Sizin bu anlaşmanıza katılamam ki” açıklaması gazete masraflarını daha da üst sıralara çekivermişti. Bunu rahmetli Yekta Okur’la bir aralar konuşmuştuk. Onun için, ne renkli ve ne de siyah beyaz... Önemli olan haberi doğru olarak vermek adına iktidar mutlaka değişmeli. Yeni gelecek olan (sözde) sosyal demokrat iktidarın yeni bir basın kanunu hazırlaması ve bunu yasalaştırması gerekmektedir. Yani hiçbir basın ve TV kuruluşu, asla ve asla devletin ihalesine katılamayacak. Hiçbir basın ve TV kuruluşu, gazeteciliğin dışında başka bir parasal faaliyet gösteremeyecek. Ve hiçbir basın ve TV kuruluşu, iktidarla yakın temas halinde olduğunda denetçiler ve Maliyeciler tarafından yakından takip edilecek. Faaliyet raporları incelemeye alınarak desteklediği siyasilerin iktidarlığında aniden yükselme eğilimine girmesinin nedenleri araştırılacak. Var mı bugün bunları yapabilecek bir babayiğit?.. Sadece lafta duayen sıfatlamalarıyla meydanlarda olan gazeteciler, halâ patronaj gerçeklerine temkinli davranarak sus pus olurlarsa, bu ülkede ne iyi bir gazeteci yetişir... Ne de gençler bu mesleğe yakınlık hisseder. Onun için eski Milliyet ekolünün bir daha canlanmasının hayal olduğunu... Bizler ise, o yıllarda Milliyet ekolünü yaşadığımız için kendimizi şanslı ve haklı gururunu yaşıyoruz. Neden şanslıyız biliyor musunuz?: Çünkü Burhan Felek’ler, Abdi İpekçi’ler, Namık Sevikler, Kemal Bağıbey’ler, Çetin Emeç’ler, Doğan Heper’ler, Uğur Mumcu’lar, Yekta Okur’lar, Erhan Gürcan’lar, Ali Gevgili’ler, Nurettin Demirkol’lar, Attila İlhan’lar, Yalman Özgüner’ler, Metin Toker’ler, Sami Kohen’ler, Nail Güreli’ler, Altan Erbulak’lar, Bedri Koraman’lar, Altan Öymen’ler, Hikmet Bila’lar, Derya Sazak’lar, Barış Manço’lar, Uzman Sağlık’lar, Hayati Örtunç’lar, Eren Güvener’ler, Hasan Çakkalkurt’lar, Ercüment Pal’lar, Memiş Ataseven’ler ve daha birçoğuyla geçen siyasi ve mesleki anılarımızın buraya asla sığamayacağı gibi... Bu anılar içinde de çok ciddi olayların, gazetecilik mesleğimizde en büyük sınavı vermemizi oluşturuyordu. İşte Babıali’yi Babaıali yapan Milliyet’in ünlü isimleri... Onların ekibi, gazetede yıllarını veren çalışanlardı... Onların ekibi, gazeteye girdiğinizde; kapıda bekleyenden tutun, tepe katlara kadar çalışanlardı. Bugün ise işçilerle aynı kapıyı kullanmamak için özel kapılar açtıranlara şahit oluyoruz. Ne kadar acı... Ama bizler şanslıydık. Çünkü bizler gazetecilikte start’ımızı İkitelli’de değil, Babıali Yokuşu’ndaki Milliyet kadrosunda vererek başlattık. Ve büyüklerimizden aldığımız gazetecilik terbiyesiyle yolumuza devam ediyoruz. Ama üzülerek söylemek isterim ki, Babıali Yokuşu’nu canlandırabilecek ve Milliyet ekolünü takip edebilecek hiçbir gazete olmayacak. Hatta olamayacak.

 

 

 

 

 

 

HT Mansetler

Reklam vermek istiyorsanız bize buradan ulaşın

FLORİDA TURK GAZETESİ size Güney Florida Türk toplumunun yerel haberlerini, Türkiye ve Türklerle ilgili dünya haberlerini, yorumları ve bazi değerli yazarların köşe yazılarını ve dernek duyurularını anında sizlere getirmektedir. Küçük bir ücret karşılığında ana sayfaya koyduracağınız "banner"ınızla okuyucularımıza ulaşabilırsınız.

WebTrafik istatistikleri
3000 aylık sayfa görüntüleme
Alexa sıralaması için bakınız: ALEXA

200x300 pixel banner: aylık $150
Link: aylık $50

Data fazla detay için: (786) 251-9996, ya da aşağıdaki formu doldurup gönderin:
http://www.floridaturkgazetesi.com/contact