Ökkeş Ağaoğlu
MİLLİYET Gazetesi’ne 70’li yıllarda girmiştik. O zamanların gazeteciliği sadece Milliyet camiasının gücüyle ölçülürdü. Ne fotoroman yayınlardı… Ne sefer tası… Ne de kupon… Sadece gazetecilik yapardı, yaratırdı ve halkçıydı. Halkçı olması en büyük özelliğiydi. O yıllarda Türkiye’nin büyük sorunları vardı. Ama insanları da bir o kadar Türk milliyetçisiydi. Atatürk’çüydü. Bayrağına ve milletine sonuna kadar bağlı olan büyük bir Türk toplumu vardı o zamanlar.
Bugüne bakıyorsunuz, o günlerin kırıntısını dahi göremiyorsunuz. Nasıl göreceksiniz ki?.. O yıllarda Cumhuriyet Türkiyesi, öylesine özgürlüğü ve demokrasiyi özümsemişti ki… Hangi parti, hangi partinin lideri ve hangi bölgenin insanları ne zaman ki Atatürk’e hakaret ve laf edecek, anında cevabını alıp otururdu oturduğu yere. Ve cezasını da yasalar karşısında misliyle verirdi. Bugüne bakıyoruz da, “Ah, ah, nerde o günler” demekten kendimizi alamıyoruz. İşte bu yılların en büyük gazetecileri bizim nefes aldığımız dönemlerde vardı. Örneğin Abdi İpekçi abim. Abdi İpekçi denilince, duracaksın. Ve uzun uzun düşüneceksin. Gazeteciliğin nasıl yapıldığını… Çalışanlarla birlikte nasıl bütünleştiğini… Demokrasiye olan bağlılığın ve gazeteciliğin nasıl olması gerektiğini yanında olduğunuzda daha iyi anlayarak yetişiyorsunuz. Bizler şanslıydık ve o yıllarda odasına girer çıkardık. Haberleri yazdığımız dönemlerde, kendisinin de yazısını yazmak için muhabbet edip, gazeteciliğin usullerini yerinde görür mesaimizi yapardık. O yıllarda Milliyet gazetesi muazzam bir gazeteydi. Hemen hemen her gazeteci, mutlaka Milliyet’e girmek için çabalardı. Çünkü Milliyet demek, okul demekti. Gazetecilik okulunun en üst sınırına ulaşmak demekti. Özellikle Abdi abimin gazeteyi turlaması… Girmediği servisin olmaması… Güler yüzle geçerek asla burnunu havaya kaldırmaması pek kolay unutulur şeyler değildir. Bir de bugüne bakıyorsunuz ve gördüklerinizle eskileri asla kıyaslayamıyorsunuz. Nasıl mı?.. Örneğin, 70’li yılların Milliyet Gazetesi’ne herkes “Benim gazetem” diyerek sahiplenirdi. Hele ki Nuruosmaniye civarında olanlar… Orada olanlar şunu çok iyi bilirler ki, öğle yemeklerinde sadece Milliyet çalışanları değil… Esnaftan tutun, misafirine kadar Milliyet’in yemekhanesinde yemeğini yerdi. Bir de bugüne bakıyorsunuz ve ağzınızın açık kalıyor. Gazeteye bir arkadaşınızı görmeye bile gitseniz, size yabancı muamelesi yapılıyor. Neredeyse bir yemeğin bile hesabını yapıldığı bu zamanla… Geçmiş zamandaki gazeteme baktıkça, “Ne kadar da şanslıymışım. Gazeteciliğin ve yazarlarıyla birlikte Atatürk’e, laikliğe ve Cumhuriyet’e gönülden bağlı bir gazetede çalıştığım için” kendimizi şanslı görüyoruz. İşte bu gelişmeler… Bu yemek muhabetleri… Benim eski gazetemde dibine kadar yaşanmıştır. Bunları yaşatan Abdi İpekçi abimdi. Siz bugün bir genel yayın yönetmenin odasına elinizi - kolunuzu sallayarak girebilir misiniz?.. Veya yazıişleri katına çıkıp da çalışan olduğunuz halde bütün müdürlerinizle, koordinatörünüz ve genel müdürünüzle ciddi olarak siyasi muhabbet edebilir misiniz?.. Asla bunları yapamazsınız. Şimdi bize birileri,“Kardeşim abartma sen de. Bizler gidip rahat rahat oturabiliyoruz” diyebilir. Ama bizim dediğimiz o değil. Bizim dediğimiz siyasi arenadaki figüranların durumunu konuşma meselesi… Örneğin, güncel AKP döneminin sakatlıklarını konuşursanız vay halinize. Anında kendinizi kapı önünde buluverirsiniz. Neden?.. AKP’yi eleştirdiniz diye. Hatta çalışanların sosyal medyaya girmesi bile yasak hale getirildi... Çünkü oraya ne yazdıysa anında cezalandırma sistemini yerleştirmişler.. Tam bir faşizm... Yalan mı?.. Hepimiz duymuyor muyuz?.. Ama dünkü gazetemde bunlar rahat rahat konuşulur ve tartışılırdı. İşte Milliyet farkı buydu. Yani Abdi İpekçi farkı. Tabii, daha gazeteciliğin asıl mevzusu olan siyasete ve politikacıların o zamanki bakış açılarına bakarak sorunları burada paylaşmadık. Zaten paylaşmış olsak, bu yazı metrelerce olur. Eğer birazcık girecek olursak, kişiler üzerinden değil de partisel olarak resme bakarak şunları rahatlıkla yazabilirim: 1– Bülent Ecevit mutlaka Milliyet’e gelirdi. 2– Demirel bile Milliyet’i farklı görür ve gazeteye ziyaretlerde bulunurdu. 3– Sadece sol - sağ liderler diye adlandırdığımız bu iki kıymetli ismin yanında Erbakan da gazeteye gelir, her ziyaretinden sonra keyif aldığını belirtirdi. 4– Tabii o dönemlerin Milliyet gazetesinin en büyük özelliği ise, askerlerin gazeteyi Atatürkçü görmesi… Gazetenin de Atatürk’e sahip çıkmasıydı. Ne zamanki Abdi abimiz öldürüldü, işte o günden sonra gazetecilik büyük yara aldı. Aslında en büyük darbe, Abdi İpekçi abimin öldürülmesinden sonra gazeteciliğin darbe alması olmuştur. Zaten o dönemlerde rahmetli Ecevit’in konturgerilla sözcüğünü ortaya atmasıyla Türk siyaset arenası büyük bir kargaşa da yaşamıştı. Bu kargaşaya bir de “Mehmet Ali Ağaca’nın İpekçi cinayetinden dolayı idamla yargılanırken, 1979 yılında o dönem en iyi korunan askeri cezaevi olan Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçırılışını” eklerseniz… Siz düşünün Türk siyasetinin içinden çıkamadığı durumu… Devlet içinde devlet olduğunun varlığına da inanırsınız?.. Rahmetli Ecevit’in konturgerilla çıkışına mı?.. Başka gizli güçlere mi?.. Uğur Mumcu’nun “Her şeyi açıklayacağım” demesinden sonra öldürülmesine mi?.. Fazla derine inmeden, Milliyet’in gazetecilik farkını anlatalım istedik ama kalemimiz yine de o dönemlerdeki örgütsel hareketliliklere biraz olsun takılıveriyor.
BURHAN FELEK DE BÜYÜK GAZETECİYDİ… 90 yaşını geçmesine rağmen kalemini asla bırakmamıştı. Yazılarını Eski Türkçe olarak yazar, onu Arif abimizin Türkçeleştirmesiyle gazetedeki köşesine koyardık. Burhan Felek ne zaman aklıma gelse, hemen 80’li yıllar olan darbeli günleri hatırlarım. İki anımı sizlerle paylaşayım: Gazeteye pazartesi günleri gelirdi. Diğer günler Gazeteciler Cemiyeti’ndeydi… Tabii bu trafiği güncel gelişmelere göre değişirdi. Konuşmalara, panellere ve toplantılara katılması bu trafiği daha da hızlandırıyordu.
GELELİM BİRİNCİ ANIMA: Kenan Evren, 12 Eylül darbesini yapıyor. Bütün gazetelere çeki - düzen veriliyor. Doğru haber - yanlış haber diye yüzlerce haber yayınlanamıyor. Gazetenin yazıişleri bölümüne girdiğimizde sütunlarda yayınlanması sakıncalı olan haberlerin yapıştırıldığını görürdük. Ama yine de bazı haberleri gazetecilik adına yayınlar, demokrasinin gereği olan özgür basının ayakta durması gerektiğini inatla askeri konseye gösterirdik. Böyle günlerden bir gün Burhan Felek bir yazı yazmıştı. O yazının bitiminde ise 2 satırlık bir bölüm vardı ve bu 2 satırlık bölüm bütün yazının önsözüydü adeta. 12 Eylül’ü gerçekleştiren ve başlarında Kenan Evren olan askeri konseye çok ağır bir göndermede bulunmuştu. O iki satır aynen şöyleydi: – “Ey Konsey üyeleri, çuvaldızın iğnesini halka değil, ilk önce kendi kıçınıza batırın…” Bu satırlar çok ağırdı ve gazetemiz kapatılma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Tabii yazıişleri katı rahatsız olmuştu. Ve Burhan Felek’e birinin telefon açıp bu satırların çıkarılması için ricada bulunması gerektiğini düşündüler. Tercümanı Arif abime gittiler ve “Felek’e lütfen söyleyin bu satırlar çıkarılsın. Eğer çıkarılmazsa gazetemiz büyük ceza yer ve kapatılır” dediler. (Arif abimin o dönemde yaşı ilerlemişti. Bugün yaşıyorsa Allah uzun ömürler versin… Eğer bu dünyadan göçüp gittiyse Allah gani gani rahmet eylesin. Çok değerli bir abimizdi.) Sonuçta Burhan Felek’e telefon açıldı: “Yazıişlerindeki abilerimiz yazınızın son iki satırından rahatsız oldular. Kaldıralım mı?..” dediler ve fırçayı yediler... Alınan cevap aynen şu olmuştu: – “O yazı ve satırlar aynen kalacak…” Ve gazete baskıya girdi, basıldı ve kamyonlar basılan gazeteyi bölgelere yetiştirmek için gaz pedalını köklemişlerdi. Sabah oldu ve bizde büyük bir heyecan: – “Acaba konsey üyeleri bu satırları görürse ne olacak?..” diye sürekli düşünüyorduk. Hiçbir şey olmadı ve ondan sonra, Burhan Felek’e konsey üyelerinin ziyaretiyle kendisine “Şeyhülmuharrir” ödülü verildi.
İKİNCİ ANIM İSE... Bir gün Burhan Felek’i ziyaret etmiştim. O ziyaretim sırasında bana şunu sordu: – “Söyle bakalım kaç tane peygamberlik mesleği var?..” Tabii biz nerden bilelim. Genciz ve kafamız her gün bir şeyler öğrenmekle meşgul. O günde bu öğrenimin arifesindeyiz. Soruya soruyla cevap verdim: – “Kaç tane var hocam?..” Burhan Felek: – “3 tane var oğlum. 1– Askerlik, 2– Doktorluk, 3– Çöpçülük. Bunları her insan yapamaz. Yapanın elinden öpeceksin.” Eeeeee, eski toprak. Söylerken bile milliyetçilik ruhuyla bana anlatıyordu bunları. Ayrıca Burhan Felek amca yazılarının bazılarında şu konulara da değinmişti: Terörlü yıllardı ve bankaların önünde Türk askeri Mehmetçik nöbetçi olarak kapının önünde beklerdi. Felek amca, “Benim Mehmetçiğim zenginin kapısının bekçisi değildir” diye yazmıştı ve özel güvenlik şirketleri bu çıkıştan sonra kurulmaya başladı. Tabii daha bunun gibi yüzlerce konu. Hele ki ölümün yaklaştığı son dakikalarda bile elektrikler kesildiğini… Ve elektrik idaresinin telefonunu vererek şikayette bulunulmasını istediği söylenir. İlerlemiş yaşına rağmen bu denli hafazısının dinç olması onun ne kadar işinde ciddi olduğunu gösteriyordu.
VE BARIŞ MANÇO’LU MİLLİYET YILLARIM… Barış abiyle tanışmam Milliyet gazetesinde başlamıştı. Kendisiyle Milliyet’te yıllarca çalıştık. Çok sıcak kanlı, sevecen ve müthiş bir zekası olan bir abimizdi. O kadar şöhretli olmasına rağmen asla kibirli değildi. Kimseye tepeden bakmazdı. Zaten onun bu güzel yanları kendisini daha da yüceltti ve en tepeye oturttu. Yaptığı besteler ve kullandığı ifadeler hep halkçılıktan yanaydı. Zaten Milliyet gazetesinin halkçı gazete oluşundaki özelliği de Barış abiyi gazeteyle bütünleştirmişti. Milliyet yazıişlerinde gazeteyi işledikten ve son olarak gazeteyi baskıya verdikten sonra, Barış abinin sayfasını yaparak beraber çalışırdık. Tabii çalıştığımız zamanların bazen kısıtlı olduğu dönemlerde de sabahları erken gazeteye gelerek baskıya sayfasını yetiştirirdik. Bir keresinde Milliyet yazıişlerinde arkadaşlar bana, “Şu anda saat gece yarısı. Yani 03.00… Barış Manço’yu arasan bile gelmez. Çünkü o şimdi çoktaaaaan yatmıştır” diyerek beni iddiaya zorladılar. Ben de, “Rica edersem gelir. Ben öyle düşünüyorum” deyiverdim ve dediğime pişman oldum. Çünkü o vakitte Barış abiyi çağırmak tam bir delilikti. Arkadaşlar, “Hadi rica et de görelim” diyerek beni sıkıştırmaya çalıştılar. Ben de, “Peki” dedim ve Barış abiye telefonu açtım: – “Alo, Barış abi. Yattın mı - yatmadın mı bilmiyorum ama sana gel desem böyle saçma sapan teklifime ne cevap verirsin?..” dedim. Çünkü o saatte böyle bir teklif yapmak, tam delilikti. – “Oğlum saat kaç, delirdin mi?..” dedi. Tabii gazete İkitelli’de… Barış abi de Moda’da oturuyor. Bir defa aradaki bu güzergahı düşünecek olursanız, “Asla gelmez” dersiniz derken, bir saat kadar sonra bir de baktık ki, Barış abi gazeteye girdi. – “Geldim Ökkeş” diyerek gırtlağıma sarıldı ve şaka yollu beni boğmaya çalıştı. Tabii bu şaka ve Barış abinin beni kırmayarak gece yarısı saat 04.00’e varan zaman içinde gazeteye gelmesi beni çok onurlandırmıştı. Sonra ne mi yaptık?... Tabii ki her zamanki mekanımız olan Dolmabahçe Sarayı’nın yanında bulunan sahil kenarındaki çay ve kahve içme molasına koşa koşa gidiverdik. Hatta şu ayrıntıyı mutlaka vermeliyim: O saatten sonra beni eve bıraktığında saat 06.30 falandı. İşin enteresan tarafı da o saatten sonra (yani eve girdiğimiz saatten sonra) birkaç saat yatıp, tekrar sabah gazeteye gitmemizdi. Kendisi de o saatte gelir, birkaç saatlik uykunun bile bize yeterli gözükmesinin nedenini, Milliyet’teki o muazzam dostluğa… Kardeşliğe… Samimiyete… Alt-üst anlayışının olmadığı müthiş duyguyu bağlarım. İşte bunlar gibi birçok anımız var. Bu anılar da gazeteciliğin dışında gelişen muazzam dostluklardı. Abi – kardeş ilişkileriydi. Milliyet işte buydu. Milliyet’te kimlerle çalışmadık ki?.. Yüzlerce yazar - çizerle çalıştık... Bu sözü neden söyledim biliyor musunuz?.. O dönemin gazetecileri, mutlaka Milliyet’te çalışmak isterlerdi. Çünkü Milliyet bir okuldu. Bugünkü yazar - çizerin birçoğundan da fazlası mutlaka Milliyet’te çalışmıştır. Bunun yanında Milliyet siyaset olarak gerçekten de herkese ve bütün partilere eşitti. Bütün parti liderleri, sendikalar ve askeri erkan ziyaretlerde bulunurdu. Büyük bir farkı vardı Milliyet Gazetesi’nin. Daha doğrusu bizim dönemimizin Milliyet’i bir efsaneydi. Yüzlerce yaşadıklarımızın içinde bu anıları hatırladıkça… Ve bugünlerin gazeteciliğini gördükçe, “Gazetecilik gerçekten de bizim dönemimizdeymiş” demekten kendimizi alamıyoruz. Abdi İpekçi abiye, Burhan Felek amcaya ve Barış Manço abime ve diğer muhteşem abilerimize Allah gani gani rahmet eylesin. Diğer değerli devlet büyükleri gibi, yerleri zor doldurulabilecek kıymetli ve ender bulunan insanlardı. Nur içinde yatsınlar. Mekanları cennet olsun.